ISSN : 1300-0012   E-ISSN 2458-9446 Home      |      Contact      |      TR
 
 
Volume: 36  Issue: 1   Year: 2023
  Ağrı: 21 (4)
Volume: 21  Issue: 4 - 2009
Hide Abstracts | << Back
REVIEW
1.Neurolytic blocks: When, How, Why
Serdar Erdine
Pages 133 - 140
Girişimsel teknikler nöroablatif ve nöromodülatör işlemler olarak iki gruba ayrılırlar. Nöroablasyon, cerrahi, kimyasal veya ısı uygulamalarıyla ağrı yolaklarında fiziksel iletinin kesilmesidir. Nöromodülasyon, stimülasyon uygulamasıyla veya intraventriküler ya da intraspinal uygulanan opioidler ve diğer ajanlarla ağrı yolaklarının dinamik ve fonksiyonel inhibisyonudur. Nöroablatif teknikler kanser tedavisinde yüzyıldan fazla zamandır kullanılmaktadır. Fluroskopi gibi görüntüleme araçlarındaki gelişmelerle nöroablatif uygulamalar daha doğru ve etkili bir şekilde gerçekleştirilmektedir.
Interventional techniques are divided into two categories: neuroablative and neuromodulatory procedures. Neuroablation is the physical interruption of pain pathways either surgically, chemically or thermally. Neuromodulation is the dynamic and functional inhibition of pain pathways either by administration of opioids and other drugs intraspinally or intraventricularly or by stimulation. Neuroablative techniques for cancer pain treatment have been used for more than a century. With the development of imaging facilities such as fluoroscopy, neuroablative techniques can be performed more precisely and efficiently.

EXPERIMENTAL AND CLINICAL STUDIES
2.Effects of intraperitoneal levobupivacaine on pain after laparoscopic cholecystectomy: a prospective, randomized, double-blinded study
Işık Alper, Sezgin Ulukaya, Volkan Ertuğrul, Özer Makay, Meltem Uyar, Taner Balcıoğlu
Pages 141 - 145
Amaç: İntraperitoneal levobupivakain uygulamasının laparoskopik kolesistektomi sonrası ağrı üzerine etkisinin randomize, çift kör, plasebo-kontrollü çalışma olarak araştırılması amaçlandı.
Gereç ve Yöntem: Tüm hastalara trokar giriş yerlerine levobupivakain %0.25’lik (toplam 15 mL) infiltrasyonu ile birlikte, pnömoperiton sonrası, randomizasyon şemasına göre, intraperitoneal olarak hepatodiyafragmatik alana ve safra kesesi üst lojuna toplam 40 mL %0.25’lik levobupivakain (Grup LB, n=20) veya 40 mL normal salin (Grup NS, n=20) uygulandı. İki grubun intraoperatif özellikleri, postoperatif ağrı durumu ve ek analjezik gereksinimi, yan etkiler ve hasta memnuniyeti ilk 24 saatlik dönemde karşılaştırıldı.
Bulgular: Postoperatif ağrı skoru, postoperatif ilk 30. dk’da, Grup LB’de Grup NS’ye göre anlamlı olarak daha düşüktü (p<0.05). Omuz ağrısı sıklığı iki grupta benzerdi (Grup LB’de %10 ve Grup NS’de %15). Ek analjezik (meperidin) gerektiren hasta sayısı ve ortalama dozu Grup LB’de Grup NS’ye göre daha azdı (p<0.05). Levobupivakain grubunda normal salin grubuna göre, postoperatif kusma daha az ve hasta memnuniyeti daha tatmin edici bulundu (p<0.05).
Sonuç: Çalışmamızda, laparoskopik kolesistektomilerde operasyonun başında uygulanan intraperitoneal 40 mL %0.25’lik levobupivakainin postoperatif ağrıyı ve ek analjezik ihtiyacını yan etkileri artırmadan azalttığı ve postoperatif hasta memnuniyeti üzerine etkilerinin daha iyi olduğu bulunmuştur.
Objectives: We aimed to determine the effects of intraperitoneal administration of levobupivacaine on pain after laparoscopic cholecystectomy in a prospective, randomized, double-blinded, placebo-controlled trial.
Methods: In all patients, infiltration of levobupivacaine 0.25% (15 mL) was used prior to skin incisions for trocar insertion. After pneumoperitoneum was achieved, patients were allocated randomly to receive intraperitoneally either 40 mL of 0.25% levobupivacaine (LB group, n=20) or normal saline (NS group, n=20) under direct vision into the hepatodiaphragmatic lodge and above the gallbladder. Data of intraoperative variables, postoperative pain relief, rescue analgesic consumption, side effects, and patient satisfaction were followed in both groups.
Results: The postoperative pain scores were significantly lower in the first half-hour period in the LB group than in the NS group (p<0.05). However, the incidence of right shoulder pain was not significantly different between the LB group (10%) and NS group (15%). The mean dose of meperidine consumption and the number of patients needing rescue meperidine were significantly lower in the LB group than in the NS group (p<0.05). Significantly lower vomiting incidence and increased patient satisfaction were determined in the LB group compared to the NS group (p<0.05).
Conclusion: Intraperitoneal administration of 40 mL levobupivacaine 0.25% given immediately after pneumoperitoneum into the hepatodiaphragmatic lodge and above the gallbladder demonstrated useful effects on postoperative pain relief after laparoscopic cholecystectomy, especially in the early postoperative period, and reduced postoperative rescue analgesic requirement, with excellent patient satisfaction. There were no LB-related complications or side effects.

3.The relationship between electrodiagnostic severity and Washington Neuropathic Pain Scale in patients with carpal tunnel syndrome
Çağatay Öncel, L. Sinan Bir, Engin Sanal
Pages 146 - 148
Amaç: Karpal tünel sendromu (KTS) olan hastaların, Washington Nöropatik Ağrı Ölçeği (NAÖ) ile değerlendirdiğimiz klinik semptomları ile elektrodiyagnostik sınıflamaları arasındaki ilişki olup olmadığını saptamayı amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Tek taraflı KTS’si olan seksen hasta çalışmaya alındı. Elektromiyografik olarak KTS tanısı konduktan sonra, hastalar 10 soru içeren NA֒yü yanıtladılar.
Bulgular: NA֒nün toplam değeriyle KTS’nin şiddeti arasında istatiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulundu (p=0.013, r=0.276).
Sonuç: Çalışmamızda, NA֒nün KTS’li hastaların klinik gidişini değerlendirmede yararlı olduğu sonucuna varıldı.
Objectives: We undertook this study to examine the relationships between clinical symptoms as evaluated by Washington Neuropathic Pain Scale (NPS) and electrodiagnostic classification in patients with carpal tunnel syndrome (CTS).
Methods: Eighty patients with unilateral CTS were included in this study. After diagnosis of CTS by electromyography, all patients completed a 10-item questionnaire (NPS).
Results: A statistically significant correlation between total NPS score and severity of CTS was found (p=0.013, r=0.276).
Conclusion: The present study indicates that using NPS might be useful in evaluating the clinical outcome of patients with CTS.

4.“Figure of four” position improves the visibility of the sciatic nerve in the popliteal fossa
Yavuz Gürkan, Hasan Tahsin Sarısoy, Çiğdem Çağlayan, Mine Solak, Kamil Toker
Pages 149 - 154
Amaç: Hasta pozisyonunun popliteal bölgede siyatik sinirin ultrason (US) incelemesi sırasında görünürlüğü üzerine etkisi araştırıldı.
Gereç ve Yöntem: Popliteal katlantı (PK) ile PK’nın 4 ve 8 cm yukarısında pron pozisyonda 7-12 MHz geniş band linear US probu kullanarak kör bir uygulayıcı tarafından mümkün olan en iyi görüntü hedeflenerek 24 siyatik sinir incelemesi yapıldı. İncelemeler nötral pron pozisyonda (Grup N), ayak altına silikon rulo konularak (Grup R) ve “dört pozisyonunda” (Grup D). “Dört pozisyonu” incelenen bacak diğer ayağın üstünde olacak şeklide fleksiyon ve addüksiyon pozisyonu olarak tarif edildi. Siyatik sinir için aşağıdaki gibi bir görünürlük skoru tariflendi: Skor I: Sinir tanınabilir ancak sınırları net değildir. Skor II: Sinir tanınabilir. Sinirin sınırları diğer yapılardan kolaylıkla ayırt edilebilir. Üç ya da daha az fasikül görülebilir. Skor III: Sinir tanınabilir. Sinirin sınırları diğer yapılardan kolaylıkla ayırt edilebilir. Dört ya da daha fazla fasikül görülebilir.
Bulgular: Sinirlerin PK’dan ayrılma mesafesi 6.9±1.6 cm idi. Grup D’de elde edilen görüntü skoru (2.6±0.6 ve 1.7±0.8) PK’da, PK’dan 4 cm (2.3±0.5 ve 1.6±0.8) ve 8 cm (2.3±0.7 ve 1.4±0.7) yukarısında Grup N’den daha iyiydi (p<0.001).
Sonuç: “Dört pozisyonu” siyatik sinirin görünürlüğünü iyileştirmektedir ve klinik öneme sahip olabilir.
Objectives: We studied the influence of patient positioning on the visibility of the sciatic nerve during ultrasound (US) examination in the popliteal region.
Methods: Using a linear broad band 7-12 MHz frequency probe, US examination of 24 sciatic nerves was performed by a blinded operator to obtain the best possible image at the level of the popliteal crease (PC) and at 4 and 8 cm above the PC in the prone position. Examinations were performed in neutral prone (Group N), with a silicone roller under the foot (Group R) and in “figure of four” (Group FOF) positions. “Figure of four” position was described as: the leg to be examined is flexed and abducted to allow the foot to rest on the ankle of the contralateral leg. A visibility score for the sciatic nerve was established as follows: Score I: Nerve is identified, but borders are not clear. Score II: Nerve is identified. Borders of the nerve are clearly distinguished from the surrounding structures. Three or less fascicles are visible. Score III: Nerve is identified. Borders of the nerve are clearly distinguished from the surrounding structures. Four or more fascicles are visible.
Results: The distance of nerve division from the PC was 6.9±1.6 cm. A higher visibility score was obtained in Group FOF (2.6±0.6 vs 1.7±0.8) at the PC and at 4 cm (2.3±0.5 vs 1.6±0.8) and 8 cm (2.3±0.7 vs 1.4±0.7) above the PC, compared to Group N (p<0.001).
Conclusion: “Figure of four” position improves the visibility of the sciatic nerve and may have clinical impact.

5.A clinic’s experiences in postoperative patient controlled analgesia
Abdulkadir Atım, Süleyman Deniz, Mehmet Emin Orhan, Ali Sızlan, Ercan Kurt
PMID: 20127536  Pages 155 - 160
Amaç: Cerrahi girişim sonrası uygulanacak postoperatif analjezi yöntemi, uygulanan cerrahiye, hastaya, anesteziste ve koşullara göre değişmektedir. Hasta kontrollü analjezi (HKA) özellikle postoperatif ağrının giderilmesinde kullanılan etkili yöntemlerden birisidir. Bu çalışmada, HKA uygulamasında gereksinim, tercih ve karar verme konularında hasta profilinin ve uyguladığımız postoperatif HKA tedavisinin güvenilirlik ve etkinliğinin ortaya konulması amaçlandı.
Gereç ve Yöntem: Çalışmada, kliniğimizde iki yılda uygulanan HKA protokolleri, HKA uygulanan girişimlerin genel dağılımı ve ağrı timinin çalışma prensipleri sunuldu.
Bulgular: HKA uygulanan operasyonlar, diz protezi, sezaryen, kalça protezi, alt ekstremite travması cerrahisi, ağrısız doğum, gastrointestinal sistem cerrahisi, çoklu travma cerrahisi, torakotomi, histerektomi, laminektomi ve ürogenital cerrahi olarak tespit edilmiştir. Postoperatif HKA’nın hastaların %89’unda tek başına başarı ile uygulandığı, %6’sında ise kurtarıcı analjezik ajan ilavesi ile başarılı olunduğu saptanmıştır, başarılı HKA uygulamamızın %95 düzeyinde olduğu bulunmuştur.
Sonuç: Kliniğimizde postoperatif analjezi amacıyla uygulanan epidural ve intravenöz HKA protokollerinin güvenilir ve etkin olduğu kanısındayız.
Objectives: Postoperative analgesia technique varies depending on the operation, patient, anesthetist, and circumstances. PCA (patient controlled analgesia) is an effective way of supporting postoperative analgesia. In this study, we aimed to present the efficacy and safety of our postoperative PCA treatment and the patient profile along with the requirements, preferences and decision-making process.
Methods: We discuss herein the PCA protocols of our clinic, the overall distribution of operations for which PCA was applied and the principles by which a pain team works.
Results: The operations for which PCA was applied included knee prosthesis, cesarean section, hip prosthesis, lower extremity trauma surgery, painless delivery, gastrointestinal surgery, multiple trauma surgery, thoracotomy, hysterectomy, laminectomy, and urogenital surgery. Postoperative PCA alone was successful in 89% of the patients, and with the supplemental analgesic agent, it was successful in an additional 6% of the patients, thus achieving a total success rate of 95%.
Conclusion: We believe the epidural and intravenous PCA protocols applied in our clinic for postoperative analgesia are effective and safe.

6.The effects of lornoxicam in preventing remifentanil-induced postoperative hyperalgesia
Sema Tuncer, Naime Yalçın, Ruhiye Reisli, Yosunkaya Alper
PMID: 20127537  Pages 161 - 167
Amaç: İntraoperatif remifentanil kullanımında akut opioid toleransına bağlı olarak postoperatif ağrı, opioid tüketimi ve insizyon çevresinde hiperaljezi artmaktadır. Bu çalışmada amacımız, remifentanile bağlı gelişen postoperatif hiperaljezinin önlenmesinde lornoksikamın etkiliğini değerlendirmektir.
Gereç ve Yöntem: Olgular randomize olarak iki gruba ayrıldı. Cerrahi başlamadan 15 dk önce Grup I’e (n=22, kontrol) serum fizyolojik, Grup II’ye (n=20, lornoksikam) 16 mg lornoksikam i.v uygulandı. Anestezi indüksiyonu 1 µg/kg remifentanil, 1.5-2 mg/kg propofol, idamesi 0.5 minimum alveolar konsantrasyon (MAC) desfluran ve 0.4 µg/kg/dk remifentanil ile sağlandı. Desfluran konsantrasyonu otonomik cevaplara göre titre edildi. Bütün olgulara cerrahi sonlanmadan 30 dk önce 0.15 mg/kg morfin i.v verildi. Cerrahinin sonunda olgulara i.v hasta kontrollü analjezi cihazı ile morfin uygulandı. Ağrı skoru, morfin isteği ve sunumu postoperatif 2., 4., 6., 12. ve 24. saatlerde değerlendirildi. Total morfin tüketimi 24. ve 48. saatte kaydedildi. Periinsizyonel hiperaljezi operasyon öncesi ve postoperatif 24. ve 48. saat algometre ile ağrı eşiği ölçülerek değerlendirildi.
Bulgular: Ağrı skorları ve toplam morfin tüketimi lornoksikam grubunda kontrol grubuna göre daha düşük bulundu (p<0.05). Ağrı eşiği 24. ve 48. saatlerde kontrol grubunda daha yüksekti (p<0.05). Yan etkiler açısından gruplar arasında fark bulunmadı (p>0.05).
Sonuç: Preemtif olarak uygulanan lornoksikam remifentanile bağlı gelişen hiperaljeziyi önlemektedir.
Objectives: Intraoperative remifentanil administration results in acute opioid tolerance that is manifested by increased postoperative pain, opioid requirement and specifically peri-incisional hyperalgesia. The aim of this study was to investigate the effect of lornoxicam in preventing remifentanil-induced hyperalgesia.
Methods: Patients were randomly divided into two groups. Fifteen minutes before surgery, saline solution was given to the patients in group I and 16 mg i.v. lornoxicam in group II. Anesthesia was induced with 1 µg/kg remifentanil combined with 1.5-2 mg/kg propofol and maintained with 0.5 MAC desflurane and 0.4 µg/kg/dk remifentanil in both groups. Desflurane concentration was titrated according to autonomic responses. All patients were given i.v. 0.15 mg/kg morphine 30 min before the end of surgery. At the end of surgery, patients received morphine i.v. via a PCA (Patient Controlled Analgesia) device. Pain score, morphine demand and delivery were assessed at 2, 4, 6, 12 and 24 h after surgery. Total morphine consumption was recorded for 24-48 h. Peri-incisional hyperalgesia was assessed by measuring pain threshold to pressure using an algometer before operation and at 24-48 h postoperatively.
Results: The pain scores and cumulative morphine consumption were significantly lower in the lornoxicam group when compared with the control group (p<0.05). Pain thresholds were significantly less at 24-48 h postoperatively in the control group than in the lornoxicam group. No significant difference was observed in side effects (p>0.05).
Conclusion: Lornoxicam administered preemptively prevented remifentanil-induced hyperalgesia.

7.Temporal characteristics of migraine-type headaches
Murat Alemdar, Hamit Macit Selekler, Sezer Şener Komsuoğlu
PMID: 20127538  Pages 168 - 174
Amaç: Migren ataklar halinde giden baş ağrıları ve değişik organ sistemlerine ait belirtilerle kendini gösterir. Akut migren ataklarının tedavisinde kullanılacak uygun ilacın reçete edilmesi için baş ağrısının zamansal özellikleri bilinmelidir. Bu çalışmamızda, üçüncü basamak bir sağlık kuruluşuna başvuran migrenlilerde baş ağrılarının zamansal özelliklerini ortaya koymayı ve bu özelliklerin hasta alt gruplarında değişkenlik gösterip göstermediğini araştırmayı hedefledik.
Gereç ve Yöntem: Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Baş ağrısı Polikliniği’ne ardı sıra başvuran erişkin migrenliler çalışmaya alındı. Demografik bilgileri, tıbbi öyküleri ve baş ağrılarının zamansal özellikleri sorgulandı.
Bulgular: Çalışmaya alınan 153 erişkin migren hastasının 30’u (%19.6) kronik günlük baş ağrısına sahipti. Hastaların 34’ünde (%22.2) ağrı ilk 2 saatte zirve şiddetine ulaşıyordu ve 87 (%56.9) hastada ağrı 24 saatten uzun sürüyordu. Baş ağrıları 24 saatten uzun süren hastaların yaş ortalaması kısa olanlara kıyasla daha yüksekti (sırasıyla 40.8±12.4 ve 36.2±11.4; p=0.019). Baş ağrıları 24 saatten uzun süren migrenlilerin hastalık yaşları da diğerlerine kıyasla daha büyüktü.
Sonuç: Bizim çalışmamız erişkin migrenlilerde baş ağrılarının zamansal özelliklerinin hasta alt gruplarında değişkenlik gösterebildiğini ortaya koymaktadır. Bu bulguların doğrulanması ve hangi alt gruplarda hangi zamansal özelliklerin ön planda olduğunun saptanabilmesi için daha geniş hasta sayısını içeren ileri çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.
Objectives: Migraine is characterized by headache attacks, and symptoms belong to various organ systems. Temporal characteristics of headache must be known to prescribe the appropriate drug for the treatment of migraine attacks. In this study, we aimed to reveal the temporal characteristics of headache and to search whether or not these characteristics differ in patient subgroups in migraineurs admitted to a tertiary health center.
Methods: Consecutive adult migraineurs who admitted to the Headache Section of Kocaeli University Faculty of Medicine Research Hospital involved the study. Their demographical data, medical history and temporal caharacteristics of headaches were questioned.
Results: Thirty (19.6%) patients among the 153 migraineurs involved had chronic daily headache. Headaches were detected to reach the maximum pain intensity within 2 hours in 34 patients (22.2%) and to continue over 24 hours in 87 (56.9%) patients. Patients with headaches lasting over 24 hours had a greater mean age than of those with headaches ending within 24 hours (40.8±12.4 and 36.2±11.4, respectively; p=0.019). The mean disease age of the patients with headaches lasting over 24 hours was also greater than of the group with headaches ending within 24 hours.
Conclusion: Our study revealed that temporal characteristics of headache may differ in patient subgroups in adult migraineurs. Further studies with large populations are warranted to verify these results and determine which temporal characteristics are common in which patient subgroups.

CASE REPORTS
8.Herpes radiculopathy case presenting first with motor involvement
Saffet Meral Çınar, Semra Bilge, Fazilet Hız, Leman Erkutlu
PMID: 20127539  Pages 175 - 177
Herpes zoster, esas olarak posterior kök ganglionlarını ve duysal sinir liflerini tutar, deride veziküler döküntüler, radiküler ağrı, etkilenen ganglionun dağılımında duysal bozukluklara yol açar. Bununla beraber motor tutulum da gözlenir. Klasik kütanöz lezyonlar olduğunda herpes zostere bağlı motor parezi kolaylıkla tanımlanır. Fakat, güçsüzlüğün deri lezyonları ve duysal yakınmalardan önce olduğu durumlarda tanı zorlaşır. Bu yazıda, herpes zostere bağlı servikal segment radikülopatide motor güçsüzlüğün majör klinik semptom ve bulgu aldığı olgu sunuldu.
Herpes zoster primarily affects the posterior root ganglions and sensorial nerve fibers, and causes vesicular skin eruptions, radicular pain and loss of sensorial function along the distribution of the affected ganglion. Motor involvement can also be observed. When classical cutaneous lesions are present, the motor paresis consequent to herpes zoster is easily diagnosed. However, diagnosis becomes complicated when the motor weakness is the earlier sign and precedes the cutaneous lesions and sensory symptoms. We present a case in whom the major clinical symptom and sign was the motor weakness in cervical radiculopathy consequent to herpes zoster.



   
Copyright © 2024 The Journal of The Turkish Society of Algology, All Rights Reserved.