ISSN : 1300-0012   E-ISSN 2458-9446 Home      |      Contact      |      TR
 
 
Volume: 33  Issue: 4  Year: 2020
  Ağrı: 27 (1)
Volume: 27  Issue: 1 - 2015
Hide Abstracts | << Back
REVIEW
1.Maximizing Value in Opioid Utilization: Is Oxycodone Immediate Release a Good Option for Pain Management?
Joseph V Pergolizzi, Gül Köknel Talu, Gianpetrio Zmponga, Serdar Erdine, Robert Taylor, Burak Ayan, Robert B Raffa
PMID: 25867868  doi: 10.5505/agri.2015.79663  Pages 1 - 11
The modern approach to the management of pain involves optimizing all aspects of the process. This includes utilization of pharmacologic and non-pharmacologic modalities, consideration of patient characteristics, proper matching of the physiology of the pain with the analgesic’s mechanism of action (pharmacodynamics, PD), and the onset and duration of action (pharmacokinetics, PK). No single agent or formulation satisfies all of the requirements for all patients. Aspirin and other non-steroidal anti-inflammatory drugs (NDAIDs) are effective options for inflammatory pain and, as is acetaminophen, for mild pain. Specialized agents are helpful for particular pains, such as for migraine headache. Opioids remain the standard option for severe pain. Although they are generally a safe and effective option, opioids can produce dose-limiting adverse effects and have abuse potential. The goal of pain therapy is thus to achieve the maximum pain relief with the least amount of opioid exposure. Against this background of measured approach to the use of analgesics, an immediate release (IR) oral formulation of the established opioid oxycodone has been developed to provide rapid onset of action and rate of titration, both of which could maximize temporal matching of dose with pain level and reduce total exposure to drug. This article considers the option of an immediate release (IR) oral formulation for the management of pain.
The modern approach to the management of pain involves optimizing all aspects of the process. This includes utilization of pharmacologic and non-pharmacologic modalities, consideration of patient characteristics, proper matching of the physiology of the pain with the analgesic’s mechanism of action (pharmacodynamics, PD), and the onset and duration of action (pharmacokinetics, PK). No single agent or formulation satisfies all of the requirements for all patients. Aspirin and other non-steroidal anti-inflammatory drugs (NSAIDs) are effective options for inflammatory pain and, as is acetaminophen, for mild pain. Specialized agents are helpful for particular pains, such as for migraine headache. Opioids remain the standard option for severe pain. Although they are generally a safe and effective option, opioids can produce dose-limiting adverse effects and have abuse potential. The goal of pain therapy is thus to achieve the maximum pain relief with the least amount of opioid exposure. Against this background of measured approach to the use of analgesics, an immediate release (IR) oral formulation of the established opioid oxycodone has been developed to provide rapid onset of action and rate of titration, both of which could maximize temporal matching of dose with pain level and reduce total exposure to drug. This article considers the option of an immediate release (IR) oral formulation for the management of pain.

EXPERIMENTAL AND CLINICAL STUDIES
2.The Evaluation of the Symptom Clusters in Patients with the Diagnosis of Terminal Stage Cancer
Mustafa Süren, Serkan Doğru, Yalçın Önder, Nagihan Yıldız Çeltek, İsmail Okan, Rıza Çıtıl, Serkan Karaman, Nurşah Başol
PMID: 25867869  doi: 10.5505/agri.2015.07752  Pages 12 - 17
AMAÇ: Palyatif bakım dünyada hızla gelişmektedir. Palyatif bakım hastalarının büyük çoğunluğunu ileri evre kanser hastaları oluşturmaktadır. Son dönem kanser hastalarında bir semptomdan ziyade semptom kümesi adı verilen birden fazla semptom bulunmaktadır. Çalışmamızda, son dönem kanser hastalarının semptomlarını irdelemeyi ve bu hastalardaki semptom kümelerini sunmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma, etik kurul onayı alındıktan sonra, 01.01.2011 ile 01.02.2012 yılları arasında, Üniversitemiz, Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniği kapsamında, muayene edilmiş toplam 113 (74 kadın, 39 erkek) son dönem kanser hastaları retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların rutin hikaye ve fizik muayene bulguları, tedavi öyküsü, şikayetleri, kiminle beraber yaşadığı, primer tümörü, tümörün metastazları ve Edmonton Semptom Değerlendirme Sistem skalasına göre halsizlik, ağrı, bulantı, kusma, iştahsızlık, uyku bozukluğu, kabızlık, öksürük, dispne semptomlarının skoru doldurulmuş muayene kartlarından elde edilmiştir (0: Hiç yok, 10: En şiddetli). Hasta verilerinin değerlendirilmesinin yanında hiyerarşik semptom kümesi analizi kullanılarak semptom kümeleri oluşturuldu.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 113 hastanın (74 kadın ve 39 erkek) yaş ortalaması: 64.51±11.38 idi. Hastalar en çok genel cerrahi kliniği olmak üzere sırasıyla acil tıp, üroloji, onkoloji, kulak-burun-boğaz, göğüs cerrahisi, iç hastalıkları ve beyin cerrahi klinikleri tarafından polikliniğimize yönlendirilmişti. Halsizlik en sık görülen semptomdu (%98.3). İlk semptom kümesini, bulantı-kusma-iştah kaybı-kabızlık; ikinci semptom kümesini, nefes darlığı-öksürük; üçüncü semptom kümesini ise, halsizlik-ağrı-uyku bozukluğu oluşturduğu görüldü.
SONUÇ: Kanser hastaları en çok ağrı şikayeti nedeniyle hekime başvursalar da, ağrıya eşlik eden birçok semptom olduğu bir gerçektir. İleri evre kanser hastalarının tedavisi planlanırken, bir semptoma odaklanmak yerine hastada bulunan semptomlar kümesine odaklanılmalıdır.
Objectives: Palliative care has been developing rapidly throughout the world. A substantial number of palliative care patients are advanced cancer patients. Terminal cancer patients suffer from groups of symptoms called symptom clusters, rather than from individual independent symptoms. The aim of this study is to evaluate the symptoms of terminal cancer patients retrospectively and to present the symptom clusters of these patients.
Methods: After ethical approval was obtained, a total of 113 (74 female, 39 male) patients with the diagnosis of the terminal stage cancer were retrospectively evaluated in Gaziosmanpasa University, Department of Anesthesiology and Reanimation between January 2011 and January 2013. Patient records were used to obtain medical history, physical examination findings, patient complaints, accompanying persons, primary cancer site, and metastasis sites. Symptoms such as fatigue, pain, vomiting, loss of appetite,insomnia, constipation, cough and dyspnea were assessed with the Edmonton Symptom Assessment System scale (0: None, 10: Worst possible). The symptom clusters were constructed using hierarchical symptom cluster analysis.
Results: The mean age was 64.51±11.38 years. Patients were referred to our outpatient clinic from Departments of General Surgery, Emergency Medicine, Urology, Oncology, Ear-Nose-Throat, Thoracic Surgery, Internal Medicine and Neurosurgery. Fatigue was the most-detected symptom (98.2%). Three symptom clusters were identified: nausea-vomiting-loss of appetite-constipation, dyspnea-cough, and fatigue-pain-insomnia.
Conclusion: Although palliative cancer patients were referred mainly with the symptom of pain, at least three symptom clusters were detected. The management of terminal stage cancer patients should focus on symptom clusters rather than individual symptoms.

3.Investigation of Obsessive- Compulsive Symptoms in Patients with Migraine
Selcen Yetkin Özden, Prof.dr. Betül Baykan, Uz. Dr. Erhan Ertekin
PMID: 25867870  doi: 10.5505/agri.2015.15238  Pages 18 - 25
Migren; sadece bir baş ağrısı olmayıp çeşitli sistemlerde değişikliklerin bir arada olmasıyla karakterizedir ve atak dışı dönemde de birçok psikiyatrik bozuklukla özelikle majör depresyon ve anksiyete bozuklukları ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Obsesif kompulsif bozukluk (OKB) ise, migrenlilerde görece az araştırılmıştır.
Bu çalışmada migren tanısı almış ardışık hastalarda görülen obsesif-kompulsif belirtiler araştırılarak sağlıklı kişilerden oluşan kontrol grubu ile karşılaştırılmış ve bu belirtilerin migrenin tanımlanan klinik özellikleriyle ilişkisi incelenmiştir.
Çalışmaya İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Baş Ağrısı Polikliniğine, Aralık 2010- Mart 2012 tarihleri arasında baş ağrısı şikayeti ile başvuran hastalar arasından, Nöroloji uzmanı tarafından, Uluslararası Baş Ağrısı Topluluğu ölçütlerine göre tanı konmuş 74 migren hastası ve 36 sağlıklı kontrol alınmıştır. Katılımcıların tamamına Yale Brown Obsesyon ve Kompulsiyon Derecelendirme Ölçeği (Y-BOCS)’nin tarama formu uygulanmış ve ölçeğin toplam puanı hesaplanmıştır.
Migren ve kontrol grupları Y-BOCS toplam puanları açısından karşılaştırıldığında aralarında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık bulunmuştur (z(109)= -3.100, p<0.05). Ayrıca iki grup Y-BOCS obsesyon ve kompulsiyon alt test puanları açısından da anlamlı farklılık göstermekteydi. Migren süresi, tarafı ve atak sıklığı ile bulgular arasında anlamlı bir bağlantı gösterilemedi.
Bu çalışma migren hastalarının daha yüksek oranda OKB eğilimi olduğunu göstermektedir. Bu bulguların genetik kökenli değişikliklere ve/veya beyindeki fonksiyonel farklılıklara bağlı olduğu düşünülebilir.
Objectives: A migraine is not just a headache. Migraines are characterized by the co-occurrence of various systemic changes and known to be associated with many psychiatric disorders in the interictal period, especially major depression and anxiety disorders. Obsessive-compulsive disorder (OCD) in patients with migraines is relatively less studied.
Methods: Obsessive-compulsive symptoms were investigated in consecutive patients with a diagnosis of migraine and compared with that of a control group of healthy individuals. The relationship of these symptoms with the defined clinical features of migraine was analyzed. 74 patients and 36 controls were included in this study. Patients were chosen from those admitted with headache complaints to the Istanbul University, Istanbul Faculty of Medicine, Department of Neurology, Headache Outpatient Clinics between December 2010-March 2012. A headache specialist diagnosed all patients with migraine using the International Headache Society criteria.. The Yale Brown Obsessive and Compulsive Scale (Y-BOCS) was used to score OCD symptoms in all participants.
Results: In comparing Y-BOCS total scores between the migraine patients and the control group, we found a statistically significant difference (z(109)= -3.100, p<0.05). Furthermore, both the Y-BOCS obsession and compulsion sub-scores were significantly different between the groups. The duration, frequency and side of migraine did not have any correlation with our findings.
Conclusion: In conclusion, our study suggested that migraine sufferers tend to have higher obsessive and compulsive symptoms. These findings could be based on genetic changes and/or functional differences in the brain.

4.Analgesic Step Ladder Treatment in Cancer Patients With Pain
Yücel Zülfi Kurşun, Fuat Yıldız, Ömer Kaymaz, Selami Ateş Önal
PMID: 25867871  doi: 10.5505/agri.2015.08216  Pages 26 - 34
Amaç: Bu çalışmada, kliniğimize başvuran 1736 hasta, özellikleri, analjezik basamak tedavileri ve tedavi yöntemleri retrospektif olarak değerlendirildi.
Bulgular: Ocak 1997 – Aralık 2010 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı Algoloji Bilim Dalı’na maligniteye bağlı ağrı nedeniyle başvuran 1736 hastanın 269’u çalışma dışı bırakılarak toplam 1467 hasta değerlendirilmeye alındı. Çalışmamızda hastaların %85.5’i analjezik basamak tedavisine göre tedavi edilmiştir. Basamak tedavisiyle yeterli ağrı kontrolü sağlanamayan %14.5 oranındaki olguya minimal invaziv analjezik girişim yöntemleri uygulanmıştır. Adjuvan ilaç olarak antidepresan, kortikosteroid, antikonvülzan, nöroleptik, benzodiazepin, lokal anestezik, bifosfanat ve kalsitonin kullanım oranları sırasıyla; %61.0, %7.1, %4.0, %4.0, %1.6, %12.3, %1.2 ve %2.8 olarak bulunmuştur.
Sonuç: Sonuç olarak ağrılı kanser hastalarının ağrısının şiddetli olması; hastada ağrı tedavisini zorlaştırmaktadır. Analjezik basamak tedavisiyle tedavi edilemeyen hastalar, minimal invaziv analjezik girişim yöntemleriyle tedavi edilmektedir. Ağrı tedavisinde başarıya ulaşmak, olguların multidisipliner tıbbi uzman kadrosu ile değerlendirilmeleri ve bu ekibin hazırlayacağı tedavi planlaması ile olasıdır. Böylece hiçbir kanser hastasının kontrol altına alınamayan ağrı ile yaşamayacağı kanısındayız.
Ağrı tedavisinde başarıya ulaşmak için adjuvan ilaçlara erişmek kolay olmalıdır. Adjuvan ilaçların, ağrı tedavisi yapan Algoloji hekimleri tarafından rahatça reçete edilmesi gerektiği kanısındayız.
Objectives: In this study, we retrospectively evaluated the characteristics of 1736 patients presenting to our clinic, including analgesic step treatments and method of treatments.
Methods: A total of 1467 patients, excluding 269 out of 1736, with pain due to malignancy were included in this study. Patients presented to the Algology Division of the Department of Anesthesiology and Reanimation of Firat University School of Medicine. Among the patients included in the study, 85.5% were treated according to the analgesic step ladder protocol of the WHO. Minimally invasive analgesic interventions were applied in 14.5% of the cases in which adequate pain control could not be achieved with step ladder treatment.
Results: The adjuvant pain medications used were antidepressants, corticosteroids, anticonvulsants, neuroleptics, benzodiazepines, local anesthetics, bisphosphonates, and calcitonin and their rate of usage were 61.0%, 7.1%, 4.0%, 4.0%, 1.6%,12.3%,1.2%, and 2.8%, respectively.
Conclusion: Because pain in the cancer patients is mostly severe, pain management can be difficult in these patients. The patients who cannot be treated with the analgesic step ladder method have been treated with minimally invasive analgesic intervention methods. A multidisciplinary medical expert group evaluation of the cases and a treatment planned by this team are cornerstones of achieving success in pain management. We believe in this way, no patient with cancer will live with uncontrolled pain.
Access to adjuvant drugs should be easy in order to achieve success in pain management. We believe that expert algology physicians who treat pain should easily prescribe adjuvant drugs.

5.Chronic pain, depression symptoms and daily living independency level among geriatrics in nursing home
Ela Tarakcı, Yonca Zenginler, Ebru Kaya Mutlu
PMID: 25867872  doi: 10.5505/agri.2015.14238  Pages 35 - 41
Amaç: Bu çalışmadaki amacımız huzurevinde yaşayan geriatriklerin ağrı, depresyon günlük yaşam aktivitelerindeki bağımsızlığını araştırmak ve bunun yanı sıra bu parametreler arasındaki ilişkiyi incelemekti.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 65-90 yaş arası, huzurevinde yaşayan 186 gönüllü dahil edildi. Geriatriklerin sosyo-demografik özellikleri, depresyon seviyeleri, ağrı düzeyleri ve günlük yaşam aktivitelerinde bağımsızlıkları sırasıyla sosyo-demografik değerlendirme formu, Geriatrik Depresyon Ölçeği (GDS), Görsel Analog Skala (VAS) ve Nottingham Extended Activities of Daily Living Index (NEADL), kullanılarak değerlendirildi. İstatistiksel analizler için, katılımcılar ağrısı olanlar ve olamayanlar olarak ayrıldı.
Bulgular: Bu çalışmanın ana bulgusu, katılımcıların% 55,9 'unun kronik ağrı bildirmesiydi ve bu hastaların anlamlı olarak daha yüksek GDS (p = 0.001) ve kronik ağrısı olmayanlara göre anlamlı düzeyde düşük NEADL puanları (p = 0.01) vardı. Biz VAS ve GDS (r = 0.47, p = 0.001), VAS ve NEADL (r = -0.30, p = 0.001), GDS ve NEADL puanları arasında (r = -0.50, p = 0.001) önemli derecede korelasyon bulduk. Çok değişkenli modelde kadın cinsiyet (p = 0.001), çocuk sayısı (p = 0.005), kronik hastalık sayısı (p = 0.009), ve GDS skorunun (p = 0.001) kronik ağrıyı etkilediği bulundu.
Sonuç: Geriatrik populasyonda ağrı, depresyon varlığı ve günlük yaşam aktivitelerindeki bağımsızlık düzeylerinin incelenmesi, sağlığın geliştirilmesinde ve yaşlı nüfusun refahı için alınacak önlemlerin belirlenmesinde önemlidir.
Objectives: The aim of this study was to investigate pain, depression and independence in activities of daily living in geriatric residents of nursing homes, as well as to evaluate the relationship between these parameters.
Methods: 186 nursing home residents, aged 65 to 90 years, were enrolled in the study. Their socio-demographic features, depression levels, pain levels and independence in activities of daily living were evaluated using a socio-demographic assessment form, the Geriatric Depression Scale (GDS), the Visual Analogue Scale (VAS) and the Nottingham Extended Activities of Daily Living Index (NEADL), respectively. For statistical analyses, participants were divided into groups with and without chronic pain.
Results: The main finding of this study was that 55.9% of the participants reported chronic pain, and these participants had significantly higher GDS (p=0.001) and lower NEADL scores (p=0.01) than those who reported no chronic pain. We found a significant correlation between VAS and GDS (r=0.47, p=0.001), VAS and NEADL (r=-0.30, p=0.001), and GDS and NEADL scores (r=-0.50, p=0.001). Female gender (p=0.001), number of children (p=0.005), number of chronic diseases (p=0.009), and GDS score (p=0.001) were found to affect chronic pain in multivariate model.
Conclusion: Investigation of pain, presence of depression, and independence in activities of daily living is important in determining the necessary measures to be adopted for promoting the health and well-being of the geriatric population.

6.Treatment of compensatory hyperhidrosis of the trunk with radiofrequency ablation
Süleyman Deniz, Kuthan Kavaklı, Hasan Çaylak, Tarık Purtuloğlu, Ersin Sapmaz, Gökhan İnangil, Abdulkadir Atim, Sedat Gürkök, Ercan Kurt
PMID: 25867873  doi: 10.5505/agri.2015.37167  Pages 42 - 46
Amaç: Endoskopik torasik sempatektomi palmar hiperhidrozu olan hastalar için yaygın kabul gören bir tedavi yöntemi olmasına rağmen, gövde kompansatuvar hiperhidrozu bu prosedürün çözümsüz bir yan etkisi olarak görülebilmektedir. Bu problem için tatmin edici bir tedavi yöntemi bugüne kadar tanımlanmamıştır. Bu çalışmada, gövde kompansatuvar hiperhidrozu tedavisinde yeni minimal invaziv bir tedavi yöntemi tanımlamasının yapılması amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Palmar hiperhidroz nedeniyle endoskopik torasik sempatektomi uygulanan ve gövde kompansatuvar hiperhidrozu gelişen 10 hastaya (2 kadın, 8 erkek) ileriye yönelik olarak Kasım 2010 ve Ocak 2012 tarihleri arasında sempatik radyofrekans termokoagülasyon tekniği ile T6 seviyesinden ablasyon uygulandı. Tedavinin sonuçları telefon görüşmeleri ile değerlendirildi.
Bulgular: Yaş ortalaması 29.2 yıl idi ve semptom ortalama süresi 10.5 ay idi. Ortalama takip süresi 14 ay idi. Altı hasta (%60) başarılı bir şekilde tedavi edildi. Tanımlanan yönteme bağlı yeni bir komplikasyon görülmedi.
Sonuç: Gövde kompansatuvar hiperhidroz hastalarında T6 seviyesinden uygulanan radyofrekans ablasyon tedavisi ile ümit verici bu sonuca ulaşılmıştır. Bu amaçla daha fazla çalışma yapılması gerektiği düşüncesindeyiz.
Objectives: Although Endoscopic Thoracic Sympathectomy is a widely accepted treatment method for patients with palmar hyperhidrosis, compensatory hyperhidrosis of the trunk remains a challenging side effect of the procedure. No satisfactory treatment options for this side effect were available until now. In this study, we aimed to define a new procedure for the treatment of compensatory hyperhidrosis of the trunk.
Methods: A total of 10 patients admitted our institution for the treatment of compensatory hyperhidrosis of the trunk were enrolled in the study between November 2010 and January 2012 in a prospective manner. Sympathetic blockage was achieved via radiofrequency thermo-ablation technique. The results of treatment were evaluated via telephone calls.
Results: Ten patients (2 females, 8 males) underwent radiofrequency thermo-ablation of T6 sympathetic ganglion for compensatory hyperhidrosis of the trunk. The mean age was 29.2 years and the median duration of symptom was 10.5 months. The median follow-up period was 14 months. Six of ten patients (60%) were treated successfully. There was no procedure related complication.
Conclusion: The radiofrequency treatment for patients with compensatory hyperhidrosis of the trunk is an alternative option with promising results.

7.Does perioperative opioid infusion increase postoperative opioid requirement?
Sevim Şenol Karataş, Zeynep Eti, Kemal Tolga Saraçoğlu, Fevzi Yılmaz Göğüş
PMID: 25867874  doi: 10.5505/agri.2015.71676  Pages 47 - 53
Amaç: Opioidler, akut ameliyat sonrası ağrı tedavisinin temel komponentini oluşturmaktadırlar. Etkin ameliyat sonrası analjezi sağlamak için gereken opioid gereksiniminin artmasıyla, peroperatif opioid infüzyonu, akut opioid toleransı gelişimiyle suçlanmıştır. Akut opioid tolerans gelişiminin yanısıra opioid ajanlar arasında tolerans gelişimi konusunda farklılık olup olmadığı da halen tartışmalıdır. Bu çalışmanın amacı peroperatif dönemde intravenöz infüzyon şeklinde uygulanan morfin, remifentanil ve alfentanilin etkilerinin karşılaştırılmasıdır.
Gereç ve Yöntem: Elektif majör abdominal cerrahi geçirecek, 60 hasta randomize olarak dört gruba ayrıldı. Grup C’ye (kontrol) indüksiyonda iv 5 cc, idamede 10 cc/s salin infüzyonu, Grup R’ye (remifentanil) indüksiyonda iv 1µg/kg bolus, idamede 0.25 μg/kg/dk remifentanil infüzyonu, Grup A’ya (alfentanil) indüksiyonda iv 10 µg/kg bolus, idamede 0.50 µg/kg/dk alfentanil infüzyonu, Grup M’ye (morfin) indüksiyonda iv 0.1 mg/kg bolus, idamede 0.02 mg/kg/s morfin infüzyonu uygulandı. Ameliyat sonrası analjezi için iv meperidinli hasta kontrollü analjezi (HKA) uygulandı ve toplam meperidin tüketimleri kaydedildi. Ameliyat sonrası 48 saat boyunca VAS skorları ve yan etkiler kaydedildi.
Bulgular: Grup M’ye ait VAS skorları ameliyat sonrası birinci saatte Grup C’den anlamlı olarak daha düşük bulundu. Grup R ve Grup M’nin 24 saatlik toplam meperidin tüketimi Grup C’den anlamlı olarak daha düşüktü. Bulantı kusma insidansı bakımından gruplar arasında anlamlı bir fark yoktu.
Sonuç: Sonuç olarak; majör abdominal cerrahi geçiren hastalarda peroperatif dönemde üç saat süre ile uygulanan morfin, alfentanil ve remifentanil infüzyonunun ameliyat sonrası akut toleransa yol açmadığı, aksine morfin ve remifentanil infüzyonunun ameliyat sonrası opioid gereksinimini azalttığı kanısına varılmıştır.
Objectives: Opioids are the cornerstone therapy for the optimal pain management. Perioperative opioid infusion is accused of causing acute opioid tolerance, especially as the postoperative opioid requirement increases in time to provide efficient analgesia. It is debatable whether there is a difference between opioid agents regarding tolerance development. We aim to compare the effects of morphine, remifentanil and alfentanil when infused intravenously during the perioperative period.
Methods: Sixty patients undergoing elective major abdominal surgery were randomized into four groups. The four groups obtained the following treatments: saline 5 cc iv bolus and 10 cc/h infusion for induction and maintenance in Group C, remifentanil infusion 0.25 μg/kg/min following 1µg/kg iv bolus in Group R, alfentanil infusion 0.50 µg/kg/min following 10 µg/kg iv bolus in Group A, and morphine infusion 0.02 mg/kg/h after 0.1 mg/kg iv bolus in Group M. Meperidine 10 mg/cc iv patient-controlled analgesia was used postoperatively, and total meperidine consumptions were recorded. VAS scores and side effects were recorded during postoperative 48 hours.
Results: VAS scores in Group M were found to be significantly lower than in Group C at the 1st postoperative hour. Twenty-four hour total meperidine consumption in Group R and Group M were significantly lower than in Group C. No statistical difference was found between groups regarding the incidence of nausea and vomiting.
Conclusion: Our study indicated that infusions of morphine, alfentanil and remifentanil administered to patients undergoing major abdominal surgery did not cause acute opioid tolerance. In contrast, infusion of morphine and remifentanil reduced postoperative opioid requirement.

CASE REPORTS
8.Sudden developing convulsion during interscalene block: Does propofol anesthesia diminish plasma bupivacaine level ?
İrfan Güngör, Burcu Akbaş, Kadir Kaya, Hülya Çelebi, Uğur Tamer
PMID: 25867875  doi: 10.5505/agri.2015.82160  Pages 54 - 57
Altmış yedi yaşında omuz rotator kaf yırtığı nedeniyle artroskopik omuz cerrahisi planlanan hastada interskalen blok uygulaması sırasında gelişen konvülziyon nedeniyle lokal anestezik sistemik toksisitesi (LAST) derlenmiştir.
We aim to review local anesthetic systemic toxicity (LAST) due to suddenly developing convulsion during interscalene block in a 67-year-old patient undergoing shoulder surgery.

9.Transient spinal myoclonus due to epidural levobupivacaine infusion,
Kazım Akelçi, Şebnem Atıcı
PMID: 25867876  doi: 10.5505/agri.2015.45077  Pages 58 - 60
Bölgesel anestezi sonrasında spinal miyoklonus son derece nadirdir. Bu olgu ile epidural levobupivakain infüzyonuna bağlı gelişen spinal miyoklonusu sunmayı amaçladık.
Spinal myoclonus following regional anaesthesia is extremely rare. We report a patient who developed spinal myoclonus after an epidural infusion of levobupivacaine.

LETTER TO THE EDITOR
10.Displacement to Epidural Catheter
Mukadder Şanlı, Mahmut Durmuş
PMID: 25867877  doi: 10.5505/agri.2014.82787  Pages 61 - 62
Santral bloklardan olan epidural kateter uygulamalarının morbid obezlerde başarısızlık oranı yüksektir. Son yıllarda ultrasonografinin kullanım pratiğine dahil olması ile kateter uygulamalarında başarı oranı yükselmiştir. Kateterin başarılı yerleştirilmesiyle birlikte korunması da blok kalitesi için gereklidir. Morbid obezlerde cilt altı yumuşak doku kitlesinin artması kateterin yer değiştirmesine neden olmaktadır. Morbid obezlerin çok hızlı kilo vermesi sonrasında, ideal kiloda olsalar dahi cilt altı dokuların aşırı mobil olmasına bağlı olarak kateterin yer değiştirmesi sorununun hala devam ettiğini bu olgu sunumu ile vurgulamak istedik.
Epidural catheter applications as a central blocks have a high failure rate in the morbidly obese patients. Success rate has increased in recent years with the use of ultrasonography in practice for catheter applications. Successful placement and secure of the catheter is required to protect the quality of the blocks. Subcutaneous soft tissue mass in the morbidly obese patients is caused to the displacement of the catheter. After morbidly obese patients lose weight fast, catheter displacement still continued depending on excess mobile subcutaneous tissue. With the presentation of these cases, we focused on this problem.



   
Copyright © 2021 The Journal of The Turkish Society of Algology, All Rights Reserved.