ISSN : 1300-0012   E-ISSN 2458-9446 Home      |      Contact      |      TR
 
 
Volume: 34  Issue: 4   Year: 2022
  Ağrı: 23 (1)
Volume: 23  Issue: 1 - 2011
Hide Abstracts | << Back
1.Pulsed Radiofrequency in the Treatment of Coccygodynia
Abdulkadir Atım, Atilla Ergin, Serkan Bilgiç, Süleyman Deniz, Ercan Kurt
PMID: 21341145  doi: 10.5505/agri.2011.59002  Pages 1 - 6
GİRİŞ: Koksigodini, koksigeal bölgede ağrı ve hassasiyetle karakterize klinik bir durumdur. Travma en yaygın etyolojik faktördür. Biz klasik tedavi protokolleri ile iyileşememiş koksigodinili hastalarda kaudal epidural puls radiyofrekans (PRF) tedavisinin etkinliğini araştırmayı ve uzun dönem sonuçlarını incelemeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya, ağrı kliniğimizde kaudal epidural PRF’le tedavi edilen koksigodinili 21 hasta dahil edildi. Hastalardan 16’sında (%76) travma hikayesi, 3 hastada (%14) geçirilmiş cerrahi hikayesi varken, 2 hastada da (%10) nedeni ortaya konamamış koksigodini vardı. Tüm hastalar daha önceden konservatif metotlarla tedavi edilmişler ancak hiç birisinin ağrısı yeterince geçmemişti. Hastaların ağrı düzeyi visual analog scale (VAS) skoru ile değerlendirildi. Hasta memnuniyeti 3. hafta ve 6. aylarda subjektif hasta memnuniyeti anketi ile değerlendirildi.
BULGULAR: Ortanca VAS skoru başlangıçta 8 idi, 3. hafta ve 6. ayda 2 olarak ölçüldü. Başlangıç değeri ile karşılaştırıldığında 3. hafta ve 6. ay VAS değerleri belirgin şekilde düşük bulundu (p<0.001). Subjektif hasta memnuniyeti anketine göre hastaların 12’sinde (%57) mükemmel, 5’inde (%24) iyi ve 4’ünde (%19) zayıf memnuniyet sonucu bulundu.
SONUÇ: Kaudal epidural PRF, klasik tedavi protokolleri ile iyileşmeyen koksigodinili hastalarda cerrahi tedaviye alternatif uygulanabilir.
BACKGROUND: Coccygodynia is a clinical condition characterized by pain and tenderness around the coccygeal region. Trauma is the most common etiologic factor. We aimed to investigate the effectiveness of pulsed radiofrequency (PRF) treatment in patients with coccygodynia that could not be relieved by classic treatment protocols and presenting our long-term results of caudal epidural PRF.
METHODS: Study included 21 patients that were treated for coccygodynia by caudal epidural PRF in our Pain Clinic. Sixteen patients (76%) had a history of trauma; three patients (14%) had previous surgery whereas two patients (10%) had idiopathic coccygodynia with no identifiable cause. All patients had been previously treated by conservative methods, but none had pain relief. Pain level of the patients was assessed by visual analog scale (VAS) score. A questionnaire to evaluate subjective patient satisfaction was also used at third week and at sixth month follow-ups.
RESULTS: Median VAS score was 8 at the beginning, decreased to 2 by the third week and measured as 2 at the sixth month. VAS at 3 week and 6 m were significantly lower compared to baseline (p<0.001). At sixth month twelve patients (57%) had excellent result, 5 patients (24%) had good results and only 4 (19%) patients had poor results regarding subjective patient satisfaction questionnaire.
CONCLUSIONS: Caudal epidural PRF may be an alternative to surgery for coccygodynia patients that are unresponsive to classic treatment methods.

2.Postoperative Analgesia for Arthroscopic Rotator Cuff Surgery: A Comparison Between Subacromial and Interscalene Levobupivacaine
Kemalettin Koltka, Behiye Doğruel, Mert Şentürk, Ata Can Atalar, Süleyman Küçükay, Kamil Pembeci
PMID: 21341146  doi: 10.5505/agri.2011.97269  Pages 7 - 12
Giriş: Artroskopik rotator kaf cerrahisi şiddetli ağrıya neden olabilir. Çalışmamızda artroskopik rotator kaf cerrahisi hastalarında subakromiyal kateterden devamlı uygulanan levobupivakain infüzyonu ile interskalen kateterden devamlı uygulanan levobupivakain infüzyonu karşılaştırılmıştır.
Gereç ve Yöntem: 60 hasta iki gruba randomize olarak ayrıldı: 1) 30 ml %0.5 levobupivakain ile tek doz interskalen blok sonrasında subakromial kateterden %0.125 levobupivakain 5 ml/s bazal infüzyon, 5 ml bolus doz ve kilitli kalma 20 dakika 2) 30 ml %0.5 levobupivakain ile interskalen blok sonrasında interskalen kateterden %0.125 levobupivakain 5 ml/s bazal infüzyon, 5 ml bolus doz ve kilitli kalma 20 dakika. İnfuzyonlara 48 saat süre devam edildi.
Bulgular: Derlenme odasındaki ve 4 saat sonraki VAS değerleri açısından gruplar arası fark yoktu. Çalışmamızda 8, 12, 24, 36 ve 48. saatlerde VAS değerleri iki grupta da medyan değer olarak 4’ten küçük olmakla beraber interskalen grupta istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü. Ek analjezik gereksinimi interskalen grupta istatistiksel olarak anlamlı derecede daha azdı (%16,6 ve %53,3, p< 0,05). Hasta memnuniyeti interskalen grupta istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti (9,4 ± 0,8 ve 8 ± 1, 2, p<0,01). İnterskalen blok uygulamasına bağlı bir olguda toksisite gelişirken subakromial kateter uygulamasına bağlı hiç bir komplikasyon gelişmedi.
Sonuç: Artroskopik rotator kaf cerrahisi operasyonlarından sonra subakromiyal kateterden lokal anestetik uygulaması yeterli bir ağrı kontrolü sağlasa bile interskalen kateterden devamlı lokal anestetik uygulaması kadar başarılı olamamıştır. Subakromiyal kateter uygulanacaksa bu hastalara mutlaka ek analjezik tedavi protokolü de düzenlenmelidir. Ancak interskalen blok için bir kontrendikasyon varlığında subakromiyal kateter alternatif bir tedavi yöntemi olarak akılda tutulmalıdır.
Introduction: Arthroscopic rotator cuff surgery can result in severe postoperative pain. We compared a continuous subacromial infusion to a continuous interscalene block with levobupivacaine for patients undergoing arthroscopic rotator cuff surgery.
Methods: Sixty patients were randomized to two groups: 1) interscalene block with 0.5% levobupivacaine (30 mL) followed by a postoperative subacromial infusion: 0.125% levobupivacaine 5 mL/h basal infusion, 5mL bolus dose and a 20 min lockout time or; 2) interscalene block with 0.5% levobupivacaine (30 mL) followed by a postoperative interscalene infusion: 0.125% levobupivacaine 5 mL/h basal infusion, 5mL bolus dose and a 20 min lockout time. Infusions were maintained for 48 hours.
Results: The VAS scores in the postanesthesia care unit and at 4 h were not different. The VAS scores at 8, 12, 24, 36 and 48 h were lower than 4 in both groups; but they were significantly lower in the interscalene group. Additional analgesic requirements were lower in the interscalene group (16.6% vs 53.3%, p<0.05). Patients’ satisfaction was higher in the interscalene group (9,4 ± 0,8 vs 8 ± 1,2, p<0,01). One patient had a toxicity related to interscalene block but; there was no complication related to subacromial catheters.
Conclusions: This study demonstrates that subacromial infusions, although provided good postoperative analgesia, are not as effective as interscalene infusions and additional analgesics should be prescribed when subacromial infusions are started. Subacromial infusions could be considered as an alternative in case of any contraindication to interscalene block.

3.The relationship of temporomandibular disorders with headaches: a retrospective analysis
Nilüfer Çakır Özkan, Fatih Özkan
PMID: 21341147  doi: 10.5505/agri.2011.48615  Pages 13 - 17
Amaç: Bu çalışmada, başağrısı ve temporomandibular bozuklukların (TMB) birlikte görülme sıklığı retrospektif olarak incelendi.
Gereç ve Yöntem: Çalışmada klinik olarak TMB tanısı konulan 40 hasta (36 kadın, 4 erkek, ort. yaş 29.9±9.6) incelendi. Ağız açıklığı oranı, temporomandibular eklem (TME) sesleri, TME, çiğneme kasları, boyun ve sırt kaslarının palpasyona hassasiyeti ve TME’nin manyetik rezonans incelemesini içeren hasta kayıtları analiz edildi.
Bulgular: Hastaların kayıtlarına göre, başağrısı şikayeti bulunan 60 hasta içinde TMB tanısı konulan toplam 40 (%66.6) hasta vardı. Hastaların 32’sinde (%53) TME internal düzensizliği (İD), 8’inde (%13) miyofasiyal disfonkiyon (MFD) ve 25’inde (%41.6) birlikte MFD/TME İD vardı. Hassas masseter kasların sayısı ile MPD hastaları (p=0.04) ve hassas medial pterygoid kasların sayısı ile redüksiyonlu disk deplasmanı bulunan hastalar (p=0.03) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu.
Sonuç: Sonuç olarak, TME ve ilişkili orofasiyal yapılar başağrıları için muhtemel tetikleyici veya kronikleştirici faktörlerdir. Temporomandibular bozukluk ve başağrısı arasında önemli bir ilişki olabilir. Bununla birlikte, çoğu tıp ve diş hekimleri bu ilişkinin farkında olmayabilir. Bu nedenle, başağrısı bulunan hastalarda baş-yüz ağrısının doğru bir şekilde değerlendirilmesi için TME ve ilişkili orofasiyal yapıların dikkatli incelenmesi gereklidir, bu hastalar multidisipliner yaklaşımla tedavi edilmelidir.
Objectives: The objective of this study was to retrospectively analyze the incidence of the concurrent existence of temporomandibular disorders (TMD) and headaches.
Methods: Forty patients (36 female, 4 male, mean age: 29.9±9.6 years) clinically diagnosed with TMD were screened. Patient records were analyzed regarding: range of mouth opening, temporomandibular joint (TMJ) noises, pain on palpation of the TMJ and masticatory muscles and neck and upper back muscles, and magnetic resonance imaging of the TMJ.
Results: According to patient records, a total of 40 (66.6%) patients were diagnosed with TMD among 60 patients with headache. Thirty-two (53%) patients had TMJ internal derangement (ID), 8 (13%) patients had only myofascial pain dysfunction (MPD) and 25 (41.6%) patients had concurrent TMJ ID/MPD. There were statistically significant relationships between the number of tender masseter muscles and MPD patients (p=0.04) and between the number of tender medial pterygoid muscles and patients with reducing disc displacement (RDD) (p=0.03).
Conclusion: The TMJ and associated orofacial structures should be considered as possible triggering or perpetuating factors for headaches, especially tension-type. There might be a significant connection between TMD and headache. However, most medical and dental practitioners are unaware of this relationship. Therefore, a careful evaluation of the TMJ and associated orofacial structures is required for a correct interpretation of the craniofacial pain in headache patients, and these patients should be managed with a multidisciplinary approach.

4.The Effects Of Preemtive Dexketoprofen Use On Postoperative Pain Relief And Tramadol Consumption
İnci Kara, Sema Tuncer, Atilla Erol, Ruhiye Reisli
PMID: 21341148  doi: 10.5505/agri.2011.21939  Pages 18 - 21
Amaç: Bu çalışmada preemptif deksketoprofenin, postoperatif ağrı ve tramadol tüketimine etkisi değerlendirildi.
Yöntem: ASA I-II grubu 50 olgu çalışmaya alındı ve rasgele iki gruba ayrıldı. Operasyondan bir saat önce grup I’e 25 mg oral deksketoprofen, grup II’ye oral plasebo verildi. Bütün olgulara standart genel anestezi uygulandı. Cerrahinin sonunda iv Hasta Kontrollü Analjezi (HKA) cihazı ile tramadol uygulandı. Ağrı şiddeti VAS ile postoperatif 1., 8. ve 24.saatlerde değerlendirildi. Tramadol tüketimi, yan etkiler ve hasta memnuniyeti kaydedildi.
Bulgular: Ağrı skorları ve tramadol tüketimi grup I’ de daha düşük bulundu (P<0.05). Bulantı ve kusma grup II’ de daha fazla görülürken, hasta memnuniyeti grup I’ de daha iyiydi (P<0.05).
Sonuç: Preemptif olarak verilen deksketoprofen, postoperatif tramadol ihtiyacını ve yan etki insidansını azaltmaktadır.
l
Objective: In this study the efficacy of preemtively dexketoprofen usage on postoperative pain relief and tramadol consumption were evaluated.
Methods: Fifty ASA-I or ASA-II patient undergoing plastic surgery were randomized into two groups. Group-1 received dexketoprofen 25 mgr. and group-2 received placebo tablets 1h before surgery. All patients received a standard anesthetic protocol. At the end of the surgery all patients received tramadol iv. with Patient Controlled Analgesia (PCA) device. Pain scores was evaluated with Visual Analogic Scale (VAS) during postoperative 1., 8. and 24h. Tramadol consumption, adverse effects and patient satisfaction were recorded.
Results: The pain scores and tramadol consumption were significantly lower in group 1 (p<0.05) While nausea and vomiting was observed in group 2 more than group-1, patient satisfaction was better in group 1 (p<0.05).
Conclusion: Preemtive use of dexketoprofen was reduced postoperative tramadol consumption and insidance.of adverse events.

5.The Prevalence of Pain and Different Pain Treatments in Adults
Tuğba Kuru, İpek Yeldan, Ayşe Zengin, Alis Kostanoğlu, Anıl Tekeoğlu, Yıldız Analay Akbaba, Devrim Tarakçı
PMID: 21341149  doi: 10.5505/agri.2011.40412  Pages 22 - 27
Bu çalışmanın amacı, sorgulama formu kullanarak erişkinlerde ağrı prevalansını ve ağrı tedavisindeki tercihleri saptamaktı. Araştırma, “Brief Pain Inventory-Short Form” anketinin ilk 7 sorusu ile “Cornell Musculoskeletal Dıscomfort Questionnaire” sorgulama formunun 250 katılımcıya yüz yüze uygulanması ile gerçekleştirildi. Bireylerden 180 tanesi kadın (38.3±14.0 yıl), 70 tanesi erkekti (36.6±13.2 yıl). Veri analizinde SPSS 10.0 programı kullanıldı.18 kişinin (% 7.2) hiç ağrısı yoktu ve 232 kişinin (% 92.8) vücudunun farklı alanlarında muskuloskeletal ağrısı vardı. 145 kişinin bel ağrısı, 116’sının boyun ağrısı, 101’nin sırt ağrısı, 152’sinin omuz ağrısı, 69’unun üstkol ağrısı, 66’sının önkol ağrısı, 75’inin elbileği ağrısı, 59’unun kalça ağrısı, 69’unun üst bacak ağrısı, 98’inin diz ağrısı, 81’inin alt bacak ağrısı vardı. Ortalama ağrı skoru 3.6±1.8 idi, son 24 saat içinde yaşanılan en kötü ağrının ortalama skoru 4.4±2.6 idi. Bireylerin % 33’ü ağrıyı azaltmak için non-streoid anti inflamatuar ve/veya analjezik ilaçlara, % 22.7’si fizik tedaviye başvurmuştu, % 4.1’i diğer ağrı dindirici yöntemleri kullanmıştı, %1.2’si cerrahi olmuş ve % 38’i ise hiçbir şey yapmamıştı. Çalışmamızın sonuçları erişkinlerin % 92.8’inin ağrısı olduğunu göstermiştir. Omuzun en yüksek ağrı prevalansı olmasına rağmen, ağrı şiddeti açısından değerlendirildiğinde en fazla ağrı yakınması bel bölgesindeydi. Diz bölgesindeki ağrı iş yapmaya en çok engel oluşturan ağrı idi. Ağrılı kişilerin önemli bir yüzdesi tedavisiz kalırken, ilk tedavi seçeneği ilaç idi. Çalışmamızdaki yüksek ağrı prevalansına rağmen, ağrı şiddetinin hafif olması ve tedaviye ihtiyaç duyulmaması, ağrının algılamasındaki kişisel farklılıklardan kaynaklanan bir sonuç olarak açıklanabilir.
The aim of this study was to determine prevalence of pain(p) in adults and their preference for pain treatment, by using questionnaire. First 7 questions of “Brief Pain Inventory-Short Form” and “Cornell Musculoskeletal Dıscomfort Questionnaire” were applied to 250 participants in face to face interview. A hundred eighty of the individuals were women (38.3±14.0years old) and 70 were men (36.6±13.2years old). Data analysis were performed using SPSS,version10. Eighteen individuals (7.2%) had no pain and 232 (92.8%)of them had pain in different parts of the body. A hundred fourty five individuals had lowback p, 116 neck p, 101 dorsal p, 152 shoulder p, 69 upperarm p, 66 forearm p, 75 wrist p, 59 hip p, 69 upper leg p, 98 knee p, 81 crus pain. Their mean pain score was 3.6±1.8,mean pain score at its worst in the last 24 hours was 4.4±2.6. Thirty three % of individuals had used non-steroidal anti-inflammatory and/or analgesic drugs to relieve pain, 22.7% had physical therapy, 4.1% had other pain-relief methods, 1.2% had surgery, and 38% had nothing. Our results showed that 92.8% adults had pain. Although shoulder has highest pain prevalance, severe pain was mostly described in lowback area. Knee pain was largely interfered work ability. An important percent of persons experiencing pain has recieved no treatment and first preference for treatment was drug. Inspite of high pain prevalence in our study, slightly uncomfortable pain severity and no need for treatment can be explain a result of individual differences in pain perception.

6.Sociodemographic properties and pain prevalance of patient’s applied to policlinic of Algology Department of Adnan Menderes University Medical Faculty
Pınar Ünde Ayvat, Osman Nuri Aydın, Mustafa Oğurlu
PMID: 21341150  doi: 10.5505/agri.2011.18480  Pages 28 - 39
Amaç: Hastaların sosyodemografik özelliklerinin ve ağrı durumlarının, dünyada yapılmış diğer ağrı çalışmaları ile benzerliklerini ve farklılıklarını ortaya koymayı amaçladık.
Gereç ve yöntem: Polikliniğimizde hastalara, “Ağrı Değerlendirme Formu”ndaki sorular sorulmakta ve bilgiler bu forma kaydedilmektedir. Hastaların yaş, cinsiyet, meslek, medeni hal, öğrenim ve ekonomik durumu gibi demografik özellikleri forma işlenmektedir. Detaylı ağrı anamnezi için ağrının yeri, niteliği, başlangıç zamanı, atak süresi, sıklığı, şiddeti, ağrıya eşlik eden semptomlar, bu ağrılı hastalık nedeniyle daha önce aldığı ilaçlar ve uygulanan tedaviler, sorgulanmakta ve ağrı değerlendirme formuna kaydedilmektedir.
Bulgular: Çalışmamız 1 Ocak 2006–31 Aralık 2007 tarihleri arasında algoloji polikliniğimize başvuran 772 yeni hastanın sonuçlarını içermektedir. En sık ağrı şikâyetinin bel, omuz ve baş bölgesinden kaynaklandığı görüldü. Hastalarımıza en sık bel, muskuloskeletal ve baş ağrısı tanısı konuldu. İlk başvuruda ortalama VAS değeri 7,3 idi. Hastaların ağrıları genellikle sızlama, zonklama niteliğindeydi ve %73’ünün kronik ağrısı vardı. Ağrıya en sık halsizlik, bulantı-kusma ve uykusuzluk eşlik ediyordu. Hastaların %58’i önceden ilaç tedavisi almıştı. En sık ilaç tedavisi ve beraberinde invaziv girişimler uygulandığı görüldü..
Sonuç: Hastaların sosyodemografik özelliklerinin bilinmesi ve tedaviye yanıtın yakın takibi önemlidir. Uygun farmakolojik tedavi yetersizse, ihtiyaç duyulan invaziv yöntemler deneyimli doktorlarca uygulanmalıdır. Uygulanan yöntemlerin hasta ve yakınlarına anlatılması tedavinin başarısını arttırır.
Objectives: To investigate the differences and similarities of the sociodemographic properties and pain conditions of patients, from that of other studies conducted all around the world.
Material and Methods: In our policlinic, all the patients are asked the questions in the “Pain Assessment Form” before the diagnosis and answers are recorded. Their demographic characteristics such as age, gender, occupation, marital status, education and economical status are written on the forms. For the detailed pain anamnesis, following factors are questioned and recorded in the pain assessment form: The location, quantity and starting time of pain, its period, the factors that increase and decrease the pain, duration of pain, prior medication.
Results: Our study includes the results of 772 patients who applied to our policlinic between January 1st, 2006 and December 31st, 2007. The most frequent complaints were the region of low back, shoulder and head. The most frequent three diagnoses were low back pain, musculoskeletal pain and headache. VAS value was found to be 7.3.. Seventy three percent of patients had been suffering from chronic pain. Pain was mostly accompanied by weakness, muscle weakness, insomnia, nausea and vomiting. The most frequent treatments were medical treatments along with invasive pain therapy.
Conclusion: Knowing sociodemographic properties and close investigation of patients’ answers to the treatments are important. When medical treatment is insufficient, invasive pain treatment should be realized by experienced pain therapy practitioner. Informing patients and their relatives about applied treatment may increase the success of treatment.

7.Thoracic paravertebral block performance for modified radical mastectomy with axillary dissection in a patient with severely chronic obstructive lung disease
Erkan Yavuz Akçaboy, Zeynep Nur Akçaboy, Bilgehan Sönmez, Nermin Göğüş
PMID: 21341151  doi: 10.5505/agri.2011.06078  Pages 40 - 42
Bu olguda, torakal paravertebral blok (PVB) ile aksillar lenf nodu diseksiyonu ve modifiye radikal mastektomi yapılan, kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan 86 yaşındaki hasta olgu olarak sunuluyor. Torakal PVB, hemodinamik ve solunumsal stabilite, mükemmel tek taraflı anestezi ve yüksek hasta memnuniyeti sağlamıştır.
In this case, we present a 86 years-old patient with severe chronic obstructive pulmonary disease undergoing modified radical mastectomy with axillary dissection by thoracic paravertebral block (PVB). Use of thoracic PVB provided hemodynamic and respiratory stability, excellent unilateral anesthesia and high patient satisfaction.

8.Pain management in blind, painful eyes: Clinical experience with retrobulbar alcohol injection in 4 cases
Oya Yalçın Çok, Hatice Evren Eker, Sılay Cantürk, Rana Yaycıoğlu, Anış Arıboğan, Gülnaz Arslan
PMID: 21341152  doi: 10.5505/agri.2011.99705  Pages 43 - 46
Oküler ağrı birçok göz hastalığından kaynaklanabilen ve sıklıkla tedavisi güç bir durumdur. Bu ağrı tedavisinde nedene yönelik medikal tedavi ve çeşitli analjezikler kullanılırken, daha ciddi ve tedaviye dirençli olgularda nörolitik göz blokları ve cerrahi yöntemlere geçilebilmektedir. Ancak, göz kozmetik olarak normal görünümlü ise ve hastalar tıbbi ve psikolojik olarak enükleasyona uygun değillerse, nörolitik ajanlarla retrobulber blok tercih edilmektedir. Nörolitik retrobulber blok için kullanılan ajanlar alkol, fenol ve klorpromazindir. Burada retrobulber alkol enjeksiyonu ile nöroliz sonrası başarılı ve etkin ağrı tedavisi sağlanan neovasküler glokom kaynaklı oküler ağrısı olan 4 olgu sunulmaktadır. Neovasküler glokom tanısı ve absolü görme kaybı ile takip edilen 82, 78, 67, 58 yaşlarında 3 kadın ve 1 erkek hasta kliniğimize ağrı tedavilerinin düzenlenmesi için kabul edildi. Son aylarda şiddeti artan, sürekli oküler ağrısı olan hastaların ilk geliş VAS değerleri sırasıyla 7, 9, 9 ve 10’du. Medikal tedavilerden ağrı açısından yarar görmeyen hastalara tedavi amaçlı absolüt alkol ile retrobulber blok uygulaması planlandı. Hastaların VAS düzeyleri ve komplikasyonlar enjeksiyon öncesi, lidokain ve nörolitik enjeksiyonu sonrası, postoperatif 1. gün, 1., 2., 3., 4. hafta, 2., 3., 4., 5., 6. ve 12. ayda kaydedildi. Enjeksiyon sonrası ilk gün Verbal Analog Skala (VAS) değerleri 0, 0, 0 ve 3 olan hastaların ek analjezik gereksinimleri ortadan kalktı. Blok dışı nedenlerle enükleasyona giden bir hasta dışında, diğer hastaların 12. ay takiplerinde VAS skorları 1, 0, 1 olarak tespit edildi. Oküler ağrı tedavisinde nörolitik retrobulber bloğun multidisipliner yaklaşımda cerrahiden önce etkin bir alternatif yöntem olduğu kanısındayız.
Ocular pain is often difficult to treat and may be caused by many eye diseases. First step in pain management is medical therapy combined with analgesics, however severe and resistant cases may require neurolytic eye blocks or definitive surgery. The retrobulbar block with neurolytic agents such as alcohol may be preferred, if the eye is cosmetically normal or the patient is medically or psychologically unsuitable for enucleation or evisceration. Here, we present successful and efficient pain management with retrobulbar alcohol injection in 4 patients with painful blind eyes. The patients with neovascular glaucoma presenting with painful blind eyes were accepted to our clinic for pain management. The patients had continuous pain with an increasing severity in the last months. We planned to perform retrobulbar alcohol injection as the pain of the patients were resistant to medical therapy and we noted measurement of verbal analogue scale for pain (VAS) before the block (7, 9, 9 and 10, respectively), after retrobulbar lidocaine and alcohol injection, at postoperative 1st day, 1st,2nd 3rd and 4th week, 3rd, 4th, 5th, 6th and 12th months. We also noted the early and late complications. On the first day after injection, no patient required additive analgesic therapy and their VAS scores were 0, 0, 0 3, respectively.Except a patient who underwent enucleation because of a bacterial infection, others’ VAS scores were 1, 0 and 1 at 12th months’ assessment. We suggest that neurolytic retrobulbar block is an efficient pain management strategy in blind painful eyes.



   
Copyright © 2022 The Journal of The Turkish Society of Algology, All Rights Reserved.