ISSN : 1300-0012   E-ISSN 2458-9446 Anasayfa     |     İletişim      |     ENG
 
 
Cilt: 30  Sayı: 4  Yıl: 2018
 
Ağrı: 30 (1)
Cilt: 30  Sayı: 1 - 2018
Özetleri Gizle | << Geri
DENEYSEL VE KLINIK ÇALIŞMALAR
1.
Şaşılık cerrahisi uygulanan hastalarda preoperatif ve postoperatif uygulanan intravenöz parasetamolün postoperatif bulantı ve kusma üzerine etkisi: Bir prospektif randomize çalışma
Effect of intravenous preoperative versus postoperative paracetamol on postoperative nausea and vomiting in patients undergoing strabismus surgery: A prospective randomized study
Mehmet Aksoy, İlker İnce, Ali Ahıskalıoğlu, Sadullah Keleş, Ömer Doymuş
PMID: 29450877  doi: 10.5505/agri.2017.65872  Sayfalar 1 - 7
Amaç: Bu prospektif randomize çalışma, şaşılık cerrahisi uygulanan çocuklarda preoperatif ve postoperatif uygulanan intravinöz parasetamolün postoperatif bulantı ve kusma üzerine olan etkinliğini karşılaştırmayı amaçladı.
Gereç ve Yöntem: Doksan altı hasta randomize olarak 3 eşit gruba ayrıldı (n=32). Preoperatif parasetamol grubunda, ameliyattan bir saat önce 20 dakika sürecek şekilde 15 mg kg-1 parasetamol (1.5 ml kg-1) intravenöz (IV) infüzyon ve iyileşme odasında ise serum fizyolojik IV infüzyonu (1.5 ml kg-1) uygulandı. Postoperatif parasetamol grubunda ameliyattan bir saat önce 20 dakika boyunca serum fizyolojik (1.5 ml kg-1) IV infüzyonu ve sonra iyileşme odasında 15 mg kg-1 parasetamol (1.5 ml kg-1) verildi. Kontrol grubunda, hastalar preoperatif ve postoperatif dönemde serum fizyolojik (1.5 ml kg-1) IV infüzyonu aldı. Postoperatif ağrı durumu ilk 24 saat boyunca Yüz Ağrı Ölçeği kullanılarak değerlendirildi. İyileştirme odasında bir gözlemci postoperatif 24 saat süresince ağrı skorunu, bulantı ve kusma şikayetlerini, analjezik ihtiyacını ve antiemetik ilaç ihtiyacını kaydetti.
Bulgular: Ameliyattan sonraki ilk 0-6 saatteki bulantı ve kusma insidansı preoperatif parasetamol grubunda kontrol grubuna (p<0.001) ve postoperatif parasetamol grubuna göre anlamlı olarak daha düşüktü (p=0.011). Ameliyattan sonraki ilk 0-6 ve 6-12 saatlerde antiemetik tedaviye gereksinim duyan hasta sayısının kontrol grubunda diğer gruplara göre daha yüksek olduğu bulundu (p<0.001, hepsi için).
Sonuç: Şaşılık ameliyatı geçiren çocuklarda preoperatif IV parasetamol uygulandığında, postoperatif bulantı ve kusma insidansını azaltmaktadır.
Objectives: This prospective randomized study aimed to compare the efficacy of preoperative versus postoperative paracetamol on postoperative nausea and vomiting (PONV) in children undergoing strabismus surgery.
Methods: Ninety-six patients were randomly divided into three equal groups (n=32). In the preoperative paracetamol group, patients received intravenous (IV) infusion of paracetamol [15 mg kg−1 (1.5 ml kg−1)] 1 h before surgery over 20 min and that of saline (1.5 ml kg−1) in the recovery room. In the postoperative paracetamol group, patients received IV infusion of saline (1.5 ml kg−1) 1 h before surgery over 20 min and that of paracetamol [15 mg kg−1 (1.5 ml kg−1)] in therecovery room. In the control group, patients received the IV infusion of saline (1.5 ml kg−1) pre- and postoperatively. Postoperative pain condition was evaluated using the Faces Pain Scale. In the recovery room, an observer recorded the pain score, complaints of nausea and vomiting, the need for rescue analgesics, and the need for antiemetic drug during 24 h postoperatively.
Results: The incidence of nausea and vomiting during the first 0–6 h postoperatively was significantly lower in the preoperative paracetamol group than in the control and postoperative paracetamol groups (p<0.001). The number of patients requiring antiemetic administration during the first 0–6 and 6–12 h postoperatively was found to be higher in the control group than in the other groups (p<0.001, for all).
Conclusion: The preoperative administration of paracetamol reduces PONV incidence in children undergoing strabismus surgery.

2.
Migren profilaksisinde düşük glisemik indeks diyetin erken ve geç dönem izlem sonuçları
Early and long period follow-up results of low glycemic index diet for migraine prophylaxis
Gökhan Evcili, Uygar Utku, Muhammed Nur Öğün, Gökhan Özdemir
PMID: 29450870  doi: 10.5505/agri.2017.62443  Sayfalar 8 - 11
Amaç: Migren hastalarının tedavisinde diyetin rolü halen baş ağrısı alanında tartışmalı bir konudur. Bu çalışmanın amacı, diyet kısıtlamasının migren atakları üzerindeki etkinliğini değerlendirmektir.
Gereç ve Yöntem: Baş ağrısı uluslararası sınıflandırmasına göre aurasız migren tanısı alan hastalar kayda alındı. Çalışmamız nöroloji baş ağrısı polikliniğinde değerlendirilen 350 migren hastasını içermektedir. Hastalar randomize olarak iki gruba ayrıldı; diyet grubu çalışma grubu, ilaç grubu kontrol grubu olarak alındı. Diyet grubundaki migren hastalarına yaşam tarzı değişikliği özellikle de düşük glisemik indeksli diyet uygulamalarını söyledik. İlaç grubunda profilaktik tedavi için propranolol, amitriptilin, flunarizin ve topiramat kullanıldı. Diyet kısıtlamasına başlamadan önce ve diyet kısıtlamasından bir ay ve üç ay sonra migren atak sıklığı ve şiddeti görsel analog skala kullanılarak (VAS) kaydedildi.
Bulgular: Çalışmaya 350 kişi katılmıştır. Üç ay sonra diyet uygulanan 147 hasta (erkek/kadın: 17/130, ortalama yaş: 34.7±5.9) değerlendirildi. Kontrol grubu (ilaç) 147 yaş ve cinsiyet uyumlu, rastgele seçilmiş aurasız migren hastalarından oluşmaktadır. Diyet kısıtlamasından sonraki ilk ayda, aylık atak sıklığı her iki grupta anlamlı olarak azalırken VAS’ı azaltmadı. VAS ortalama değerleri, diyet grubunda ilaç grubuna göre daha sonra anlamlı olarak azalmıştır (üç ay sonra).
Sonuç: Çalışmanın sonuçları düşük glisemik indeksli diyet alımının migren ataklarını azaltmak için etkili ve güvenilir bir yöntem olabileceğini ortaya koymaktadır.
Objectives: The role of dietary restriction in the management of patients with migraine is still a controversial topic in the headache field. The aim of this study was to evaluate the efficacy of dietary restriction on migraine attacks.
Methods: Patients diagnosed with migraine without aura according to the International Classification of Headaches were enrolled. Our study included 350 migraine patients evaluated at the neurology headache outpatient clinic. They were randomly divided into two groups: diet group as the study group and medication group as the control group. We told migraine patients to make lifestyle changes, especially those with low glycemic index in the diet group. On the other hand, propranolol, amitriptyline, flunarizine, and topiramate were used for the prophylaxis in the medication group. The frequency and severity of attacks [using the visual analog scale (VAS)] were recorded before starting dietary restriction and 1 and 3 months after the dietary restriction.
Results: There were 350 participants in this study. After 3 months, a total of 147 patients (male/female: 17/130, mean age: 34.7±5.9) were evaluated in the diet group. The control group consisted of 147 age- and sex-matched, randomly selected patients with migraine without aura. In the first month after dietary restriction, monthly attack frequency significantly decreased in both groups but not the VAS score. The mean scores of VAS significantly decreased later in the diet group compared with those in the medication group (after 3 months).
Conclusion: The results of the study revealed that low glycemic index diet intake can be an effective and reliable method to reduce migraine attacks.

3.
Kırım Kongo Kanamalı Ateşinde gözlenen baş ağrısının özellikleri ve hastalık şiddetiyle ilişkisi
Characteristics of headache and its relationship with disease severity in patients with Crimean–Congo hemorrhagic fever
Dürdane Aksoy, Hatice Barut, Fazilet Duygu, Betül Çevik, Semiha Kurt, Orhan Sümbül
PMID: 29450871  doi: 10.5505/agri.2017.76259  Sayfalar 12 - 17
Amaç: Kırım-Kongo kanamalı ateşi (KKKA), Kırım-Kongo kanamalı ateşi virüsünün etken olduğu, kenelerle bulaşan, fatal seyredebilen bir hastalıktır. Hastalığın erken belirtileri yüksek ateş, halsizlik, ciddi baş ağrısıdır. KKKA’ da sık görülen baş ağrısıyla ilişkili herhangi bir araştırma yoktur. Bu çalışmada KKKA hastalarında gözlenen baş ağrısının özelliklerini ve klinik tablonun şiddetiyle ilişkisini araştırdık.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya hastanemizde KKKA tanısıyla yatan baş ağrılı 60 hasta alındı, yatış sürelerine göre: 7 günden kısa yatanlar ‘’grup 1’’, 7 gün ve daha uzun yatanlar ‘’grup 2’’ şeklinde tanımlandı. Kontrol grubu aynı klinikten baş ağrısı olan yüksek ateşli 43 viral pnömoni hastası idi. KKKA hastalarına baş ağrısıyla ilgili sayısal ağrı skalası anketi uygulandı, sonuca göre hastalar ‘’hafif-ağrılı grup’’ ve ‘’şiddetli-ağrılı grup’’ olarak ikiye ayrıldı. Tüm hastalara baş ağrılarının özellikleriyle ilgili ayrıntılar sorularak ‘Baş ağrısı sınıflandırma derneğinin’ kriterlerine göre migren özelliklerini taşıyıp taşımadığı araştırıldı.
Bulgular: KKKA hastalarının % 66.7’ sinin ağrısı migren kriterlerine uymakta idi. Bu oran kontrol grubu oranından (%37.5) anlamlı şekilde yüksekti. KKKA hastalarında: Grup 1’ deki hastaların baş ağrısı skorları grup 2’ den anlamlı şekilde daha düşüktü. Hafif-ağrılı grubun yatış süresi şiddetli-ağrılı gruba göre daha kısaydı (p=0.004) ve Platelet değerleri daha yüksekti (p=0.005).
Sonuç: KKKA hastalarında baş ağrısı kontrol grubuna göre daha sık, şiddetliydi ve migrenöz özellikler taşıyordu. Migrende vasküler endotelyal disfonksiyon, vasodilatasyon ve inflamatuar mediatörler sorumlu tutulmaktadır. KKKA’ da virusun yaptığı serebral vasküler endotelyal hasar, salgılanan proinflamatuar sitokinler hastalarda migrendekine benzeyen baş ağrılarını tetikliyor gibi görünmektedir. KKKA hastalarında gözlenen migren-benzeri baş ağrısı, her iki hastalıkta serebral vasküler tutulumun ağrı etyopatogenezi açısından önemini vurgulamaktadır.
Objectives: Crimean–Congo Hemorrhagic Fever (CCHF) is a fatal, tick-borne disease. The classic clinical presentation of CCHF is characterized by sudden onset of high fever, chills, and severe headache. There are no previous reports on the characteristics of headaches caused by CCHF. Therefore, we investigated the relationship between CCHF-induced headache and the clinical course of the disease.
Methods: We included 60 patients with headache diagnosed with CCHF; they were divided into two groups: group 1 included patients with hospital stay <7 days and group 2 included patients with hospital stay >7 days. The control group included 43 viral pneumonia patients with headache. Patients described the characteristics of headaches and also self-rated the severity with a numeric pain scale that classified headache as either mild or severe.
Results: In the group with CCHF, 66.7% of the reported headaches met criteria for diagnosis of migraine. This ratio was significantly higher than that in the control group (37.5%). The headache severity scores in group 1 were lower than those in group 2. The hospitalization length was shorter (p=0.004) and the platelet levels were higher in CCHF patients with mild headache compared with CCHF patients with severe headache (p=0.005).
Conclusion: CCHF patients had more often and severe headaches than the controls. The severity of headache may be associated with the severity of vascular endothelial damage, vasodilatation, and abnormal release of inflammatory cytokines in CCHF similar in migraine. Most CCHF patients experienced migraine-like headaches, suggesting that cerebral vessel involvement might be important in both CCHF and migraine.

4.
Ağrı korkusu ölçeği-III'ün Türkçe geçerlilik ve güvenilirlik çalışması
Turkish validity and reliability study of fear of pain questionnaire-III
Seher Ünver, Fatma Nesrin Turan
PMID: 29450872  doi: 10.5505/agri.2017.62681  Sayfalar 18 - 27
Amaç: Bu çalışmanın amacı, McNeil ve Rainwater (1998) tarafından geliştirilen Ağrı Korkusu Ölçeği-III’ü Türkçeye uyarlayarak geçerlilik ve güvenilirlik çalışmalarını yapmaktır.
Gereç ve Yöntem: Çalışma, hemşirelik bölümünde eğitim gören 459 üniversite öğrencisiyle yürütüldü. Ölçeğin Türkçeye çevirisi dil uzmanlarınca ve orijinal ölçek sahibi tarafından yapıldı. Dil geçerliliği için uzman görüşleri alındı ve kapsam geçerliliği oranının hesaplanmasında Lawshe’nin içerik geçerlilik oranları formülü kullanıldı. Yapı geçerlilik çalışmasında açımlayıcı faktör analizi kullanıldı. Varimax (dik döndürme) yöntemi kullanılarak faktörlere gerekli döndürme işlemleri yapıldı. Güvenilirlik çalışması için iç tutarlılık göstergesi olarak Cronbach alfa katsayıları ve test-tekrar test güvenilirliği hesaplandı.
Bulgular: Ölçeğin açımlayıcı faktör analizi sonucunda 3 faktörlü modeline ilişkin toplam açıklanan varyansın %50.5 olduğu ve maddelerin faktör yük değerlerinin 0.30 sınır değerinin üzerinde olduğu ve ölçeğin yapı geçerliliğine sahip olduğu saptandı. Ölçeğin geneli için Cronbach alpha güvenilirlik katsayısı 0.938 ve test-tekrar test güvenilirliği 0.846 olarak bulundu.
Sonuç: Ağrı Korkusu Ölçeği III (Fear of Pain Questionnaire-III), genç Türk toplumunda ağrı korkusunun değerlendirilmesinde kullanılabilecek, oldukça yüksek güvenilirlik ve geçerliliğe sahip bir ölçme aracıdır.
Objectives: This study aimed to develop a Turkish version of the Fear of Pain Questionnaire-III developed by McNeil and Rainwater (1998) and examine its validity and reliability indicators.
Methods: The study was conducted with 459 university students studying in the nursing department. The Turkish translation of the scale was conducted by language experts and the original scale owner. Expert opinions were taken for language validity, and the Lawshe’s content validity ratio formula was used to calculate the content validity. Exploratory factor analysis was used to assess the construct validity. The factors were rotated using the Varimax rotation (orthogonal) method. For reliability indicators of the questionnaire, the internal consistency coefficient and test re-test reliability were utilized.
Results: Explanatory factor analyses using the three-factor model (explaining 50.5% of the total variance) revealed that the item factor loads varied were above the limit value of 0.30 which indicated that the questionnaire had good construct validity. The Cronbach’s alpha value for the total questionnaire was 0.938, and test re-test value was 0.846 for the total scale.
Conclusion: The Turkish version of the Fear of Pain Questionnaire-III had sufficiently high reliability and validity to be used as a tool in evaluating the fear of pain among the young Turkish population.

OLGU SUNUMU
5.
Gebelikte konjunktival injeksiyon ve göz yaşarması ile birlikte kısa–süreli unilateral nevraljifrm başağrısı ataklarında (SUNCT) periferal sinir blokajı tedavisi
Peripheral nerve blocks for the treatment of short-lasting unilateral neuralgiform headache with conjunctival injection and tearing (SUNCT) during pregnancy
Osman Özgür Yalın, Derya Uludüz, Aynur Özge
PMID: 29450873  doi: 10.5505/agri.2016.25991  Sayfalar 28 - 30
Konjunktival injeksiyon ve göz yaşarması ile birlikte kısa–süreli unilateral nevraljifrm başağrısı atakları (SUNCT), trigeminal otonomik başağrıları içerisinde sınıflandırılan nadir gözlenen bir primer başağrısı bozukluğudur. SUNCT genellikle tedaviye dirençli bir sendrom olarak kabul edilmesine rağmen son yıllarda antiepileptik ilaçlar ile anlamlı düzelme bildirilmektedir. Hastalığın gebelikteki seyri ve tedavisi ile ilgili literatürde bilgi yoktur. Bu çalışmada 30 haftalık gebelik sırasında SUNCT atağı yaşayan, infra- ve supraorbital sinir blokajı ile başarılı bir şekilde tedavi edilen bir olgu sunulmaktadır. Aslında gebelik döneminde lamotrijin kısmen güvenli olarak kullanılmaktadır, fakat periferal sinir blokajı uygulanması pratik, güvenli ve etkin bir alternatif tedavi seçeneğidir. Bu olgu literatürde gebelik döneminde infra- ve supraorbital sinir blokajı ile başarılı bir şekilde tedavi edilen ilk SUNCT hastasıdır.
Short-lasting unilateral neuralgiform headache attacks with conjunctival injection and tearing (SUNCT) is a rare, primary headache syndrome, which is classified as a subtype of trigeminal autonomic cephalalgias. Although SUNCT is usually refractory to treatment, several antiepileptic drugs have recently shown promising results for its treatment. However, there is a lack of evidence regarding the course of SUNCT during pregnancy and the available treatment options. Here, we present a 30-week pregnant female with SUNCT who was successfully treated with infra- and supraorbital nerve blocks. Headache attacks completely diminished after the injection, and recurrence was not observed. Although lamotrigine may be relatively safe in pregnant patients with SUNCT attacks, peripheral nerve block may be a feasible technique and can be considered as a safe and effective treatment option. This is the first SUNCT case in the literature that was successfully treated with infra- and supraorbital nerve blocks during pregnancy.

6.
Ne oldu? Açıklanamaz bir olgu: İstenmeyen subdural blok
What happened? An inexplicable case: Accidental subdural block
Ömer Karaca, Ali Ahıskalıoğlu, Mehmet Aksoy, Rafi Dogan, Elif Oral Ahıskalıoğlu
PMID: 29450874  doi: 10.5505/agri.2016.68736  Sayfalar 31 - 34
Epidural blok günübirlik operasyonlar için uygun bir anestezi yöntemidir. Bu teknik genel olarak güvenli ve etkili kabul edilir. Bu olgu sunumunda 20 yaşında bayan hastada pilonidal sinüs cerrahisi için tek doz epidural blok sonrası gelişen istenmeyen subdural blok olgusu sunulmuştur. Ani apne, bilinç kaybı ve bilateral midriyazis enjeksiyondan sonra birkaç dakika içinde meydana geldi. Enjeksiyondan sonraki 80.dakikada hastada alt ekstremitelerdeki motor blok ve T4 seviyesindeki duysal blok devam ederken tam bir bilinç açıklığı ve spontan solunumu vardı. Enjeksiyon sonrası motor blok 165 dakika devam ederken duyusal blok 225 dakika sonra sona erdi.
Epidural block is an appropriate anesthesia method for outpatient operation. This technique is generally safe and efficient. We present the case of a 20-year-old female patient with accidental subdural block after a single dose of epidural block for pilonidal sinus surgery. Sudden apnea, unconsciousness, and bilateral mydriasis occurred within a few minutes after injection. Within 80 minutes after injection, the patient regained full consciousness and spontaneous respiration, with motor block in lower extremities and sensory block until the T4 level. Motor block continued until 165 minutes after injection, whereas sensory block ended 225 minutes later.

7.
Ankilozan spondilit polimiyaljia romatika birlikteliği: Olgu sunumu
Coexistence of polymyalgia rheumatica with ankylosing spondylitis: A case report
Ali Aydeniz, Mazlum Serdar Akaltun, Ali Gür, Savaş Gürsoy
PMID: 29450875  doi: 10.5505/agri.2016.69672  Sayfalar 35 - 37
Ankilozan spondilit omurga ve periferal eklemleri tutan inflamatuvar bir hastalıktır. Polimiyaljia romatika başlıca kalça ve omuz kuşağını tutan, ağrı ve sabah tutukluğuna yol açan inflamatuvar durumdur. Polimiyaljia romatika klinik olarak birçok hastalığı taklit edebilir ve ayırıcı tanı dikkatle yapılmalıdır. Spondiloartropatiler de polimyalji semptomları verebilir ancak nadir de olsa bu iki hastalık birlikte görülebilir. Elli dört yaşında erkek hasta ankilozan Spondilit nedeniyle takip ve tedavideyken, son iki aydır kalça ve omuz kuşağında ağrılarda belirgin artma, hareket kısıtlılığı, sabah tutukluğu nedeniyle kliniğimize başvurdu. Olgunun fizik incelemesinde ağrının kalça ve omuz kuşağında belirgin olması, eritrosit sedimentasyon hızındaki artış ankilozan spondilit ve polimiyaljia romatika birlikteliğini düşündürdü. Olgunun tedavisine kortikosteroid ekleyerek dramatik yanıt iyileşme sağlanması tanıyı destekledi. Hastanın ağrı ve hareket aralığında belirgin düzelme olması ile izleme alındı. Olgumuz eşliğinde, ileri yaşlarda ankilozan spondilit kliniğine polimyaljik bulguların eklenebileceğini ve nadir de olsa bu iki hastalığın birlikte gidebileceğini belirttik. Literatür taramamızda iki hastalığın birlikte görüldüğüaz sayıda yayın olması dikkate değer gördük. Her iki hastalığın birlikte tanı ve uygun tedavisi ile yaşam kalitesinde artma ve iyileşmenin sağlanacağı kanısındayız.
Ankylosing spondylitis is a chronic inflammatory disease that affects the spine and peripheral joints. Polymyalgia rheumatica is an inflammatory disease characterized by aching and prolonged morning stiffness mainly in the shoulder and pelvic girdles. Many other diseases may mimic polymyalgia rheumatica, and thus differential diagnosis is predominantly required. A wide variety of diseases, including spondyloarthropathies, may present polymyalgia-like symptoms, and two diseases rarely coexist. We present a case of a 54-year-old man who had been followed-up for ankylosing spondylitis and presented with pain in the shoulder and pelvic girdles, restricted movement, and morning stiffness for 2 months. Physical examination revealed that the pain was located mostly in the shoulder and pelvic girdles. In addition, increased erythrocyte sedimentation rate revealed the coexistence of the two diseases. Corticosteroid treatment dramatically improved the patient’s symptoms and supported the diagnosis. This case demonstrated that ankylosing spondylitis may present polymyalgia-like symptoms, and the two diseases may rarely coexist in the elderly. The coexistence of these two diseases has been rarely reported in literature. Accurate diagnosis of the two diseases is essential for improving the patient’s symptoms and quality of life.

EDITÖRE MEKTUP
8.
Intravenous fentanyl as the treatment for intraoperative hiccups: A case report
Anbarasan Ardhanari
PMID: 29450876  doi: 10.5505/agri.2017.33603  Sayfa 38
Makale Özeti | Tam Metin PDF



 
Hızlı Arama








 
Copyright © 2018 Ağrı Dergisi Tüm Hakları Saklıdır.